Biraz Bilim

Yazan Write on Cuma, 12 Mayıs 2017 Yayınlandığı Kategori Bilim Okunma 1357 kez
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Kesin Kozmoloji: Son on yıl içinde araştırmacılar evrenin içeriğine dair çok kesin bir reçeteye ulaştı.

Bilim insanlarına göre, evrenin yüzde 4'ü bildiğimiz maddeden, yüzde 23'ü karanlık maddeden ve yüzde 73'ü karanlık enerjiden meydana geliyor.

WMAP websitesindeki yazı şöyle:

"Verilerde evrenin yüzde 4.6 sının atomlar, gökcisimleri, yıldızlar ve gezegenlerden oluştuğunu görüyoruz. Evrenin yüzde 23'lük kısmı da karanlık maddeden oluşuyor. Bu madde atomlardan farklı olarak, ne ışık yayar ne de ışığı emer ve sadece çekim gücünden (gravitasyon) dolaylı olarak tespit edilebilir. Evrenin yüzde 72'lik kısmıysa karanlık enerjiden oluşuyor.

Bu enerji bir çeşit "anti-çekim gücü" (anti-gravitasyon) olarak tanımlanabilir. Karanlık maddeden farklı olarak bu enerji evrenin bugünkü genişlemesini hızlandırıyor. WMAP'ın verileri iki basamaklı bir yüzde elde edebildi yani bu yüzdelerin toplamı 100 olmuyor. Bu durum büyük olasılıkla WMAP' ın karanlık madde ve karanlık enerjiyi tanımlama kabiliyetinin limitli olmasından kaynaklanıyor."

Tabi ki 13 miyon yıl öncesine dayanan bu hesaplamalar, geçmişe dönük ciddi teoriler ışığında tahmin ediliyor ve bunlar son yıllardaki en iyi teorik tahminlerdir. İleride bu teorilerden bir kısmı tekrar düzenlenip evrenin erken yıllarındaki durumunun şu an düşündüğümüzden çok daha farklı olduğu çıkarımı yapılması da mümkün.

Harici gezegenler: 2000'de araştırmacılar Güneş Sistemi dışında 26 gezegen olduğunu biliyordu.

2010'da bu sayı 502'ye çıktı ve hala artıyor. Astronomlar, şimdi Dünya'ya daha çok benzeyen daha çok gezegen bulmayı amaçlıyor.

ABD’li bir bilim adamı, fizik kurallarını altüst eden bir gelişmede, laboratuvar koşullarında ışık hızının, bilinen sınırı olan saniyede 300 bin kilometreyi 300 kat aştığını açıkladı. Bu deneyin sonucunun doğrulanması halinde bile, ünlü fizik bilgini Albert Einstein’ın izafiyet teorisi geçerliliğini yitirmeyecek.

Princeton NEC Enstitüsü’nün uzmanlarından Dr. Lijun Wang, açıklamasında, laboratuvar deneyinin, bir ışık demetinin, içinde özel olarak hazırlanmış sezyum gazı bulunan test ortamına gönderilmesiyle yapıldığını söyledi. 
       Wang’ın verdiği bilgiye göre, aşırı hassas zaman ölçme cihazlarının kullanıldığı deneyde, ışık demeti, daha sezyum gazlı test ortamına girmeden ortamdan çıktı. Işık demetinin test ortamından çıkıp yoluna 20 metre daha devam ettikten sonra, ortama daha o anda girdiği belirlendi. Wang, bir başka deyişle, ışık demetinin, daha test ortamına girmeden dışarıya çıktığını belirtti.
       Test sonuçlarını inceleyen Berkeley Üniversitesi fizik profesörü Raymond Chiao, deney verilerinin “inanılmaz bir duruma işaret ettiğini” söyledi. Bilinen fizik kurallarına göre her türlü veri, en fazla, saniyede 300 bin kilometre olarak kabul edilen ışık hızıyla iletilebildiği gibi, zaman da, bu ışık hızıyla göreceli olarak hesaplanıyor. 

Bir beyin tarayıcısı içerisine giren bir deneğin ellerine birer tuş verilir ve rastgele basması istenir.

Tarayıcı ise beynin karar verdiği anı ile tuşa basma anı arasındaki farkı gösterir. Sonuçlar çok şaşırtıcıdır.

Denek tuşa basmadan daha 6 saniye önce, kararın çoktan verildiği beyin sinyalleriyle anlaşılır.

Yani rastgele bir kararı vermeden 6 saniye evvel, aslında bilinçaltımız ne yapacağımızın kararını çoktan vermiştir.

Su Düşünce ve Sözcüklere Tepki Veriyor

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       

Yaşamımızda sözcüklerin ruhsal ve fiziksel

dengemiz için ne denli önemli olduğu gerçeği öğretilmedi. Kuantum fiziği ile her şeyin bir enerji olduğu gerçeği, tamamlayıcı tıpta gelişimini sürdürürken buna paralel olarak ya

pılan deneylerde de ilginç sonuçlarla karşılaşıldı.

Japon bilim adamı Masaru Emoto, yaptığı deneylerde suyun yüklenen enerjiyi yada çevresindeki enerjiyi kendisine kopyalayarak uygun şekillerle tepki verdiğini ortaya koydu.

Bilimadamı Masaru Emoto’nun Deneyleri

“İçinde su olan şişe üstüne yazılmış veya sözel söylenmiş olan sözcükler, düşünceler, suya çalınmış olan müzik veya oynatılmış film ile suyun yapısal özelliği değişiyor”

Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto'nun su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında incelediğinde; çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediği bilgisine vardı. Bu bilimsel sonucu pozitif düşünce ile uyarladığımızda, bilinçli sözcük seçimi ile düşünce modelimizi değiştirdiğimizde, kendimizi hissediş tarzımızı ve ruhsal ve fiziksel sağlımızı bir üst boyuta geçirebiliriz. 

 

 

Elektronların Dalga Özelliği ve Bilimsel Kanıtı

Atom altı parçacıklarının söz konusu ilginç özelliğini gösteren en önemli deney, çift yarık deneyidir. Bu deney, ışığın ve elektronun dalga gibi davrandığını, ikisinin de aynı ölçüde garip özellik gösterdiğini görmek için yapılmıştır. Burada konuyu daha iyi anlayabilmek için deneyin, elektron yerine kum tanecikleri ile yapıldığı varsayılmıştır.

Büyük bir parçacık kaynağını, örneğin bir kum üşeyicisini bir duvarın karşısına getirelim. Üzerinde iki tane yarık bulunsun. Duvarın diğer tarafında da bu iki yarık içinden geçen parçaları izleyen bir ekran bulunsun. Parçacıklar, kaynaktan salınır, yarık üzerinde hareket eder ve ekrana çarparlar. Pek çok parçacığın yarıkların içinden geçmesini ve ekrana çarpmasını izledikten sonra, ekran üzerinde iki yığın şeklinde noktacıklar oluştuğunu görürüz. Birinci yığın, ilk yarık üzerinden gelen parçacıklar; diğer yığın da diğer yarık üzerinden gelenler. Olay beklediğimiz gibi gelişmiştir.


Fred Alan Wolf

Şimdi deneyi, farklı şekilde yaptığımızı düşünelim. Söz konusu deney ortamını belirli bir madde ile dolduralım, örneğin su. Kum tanecikleri yerine bir titreşim aleti kullanalım. Bu alet ortamı hareketlendirsin ve sürekli olarak tüm yönlere doğru su dalgaları oluştursun. Dalgalar, parçacıklar gibi belli bir alan içinde sınırlı değildir. Ortamın tamamının içine yayılabilir. Sonuç olarak, aynı anda her iki yarıktan da geçen dalgalar tek bir ortam içinde yayılır, birbirleriyle karşılaşır ve birbirlerinin hareketini engellerler. Bir dalganın tepe noktası diğeri ile karşılaşınca, birbirlerinin etkisini yok eder. Dalga etkisi gider ve geriye su yüzeyinde bir düzlük kalır. Bu engelleme, dalgaların en temel özelliğidir.

Deney elektronlar üzerinde yapıldığında, kum taneciklerinde olduğu gibi büyük miktarlarda atom yığınının ekrana çarpması yerine, elektronların birbirlerini engelledikleri gözlemlenmiştir. Bir başka deyişle, parçacık olarak kabul edilen elektronlar için beklenen olmamıştır. Dolayısıyla, elektronlar engelleme özelliği gösterdiklerinden dalga özelliği taşımalı, parçacık olmamalıdırlar. Ama elektronlar dalga da olamazlar, çünkü tıpkı parçacıklar gibi, ekrana aralıklı yığınlar halinde çarpmışlardır. Bu durumda gözlemlerimiz, elektronların kaynaktan çıktıklarında ve ekrana ulaştıklarında parçacık oldukları, ama bunun arasındaki her yerde dalga olduklarıdır. Bu gerçekten de çok gariptir.23


Thomas Young'un çift yarık deneyi, ışığın ve elektronun dalga gibi davrandığını göstermek için yapılmıştır. Eğer kum tanecikleri bir kaynaktan fırlatılıp iki yarıktan geçirilirse, karşıdaki ekranda iki eşit desen oluşacaktır. Bunu elektronlarla denediğimizde yine aynı sonucun oluşmasını bekleriz. Ancak sonuç beklendiği gibi olmamaktadır. Elektronlar, karşıdaki ekranda dalgaların oluşturduğu gibi bir desen oluşturmaktadır. Bu durum, maddeyi oluşturan elektronların maddesel özellik göstermediklerinin kanıtıdır.

 

 

 

 

Atom, bir bakıma bir boşluktur ve bu gerçekten de doğrudur. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: Nötron ve protonların birlikte oluşturduğu atom çekirdeğini, sadece 1 mm çapında, bir toplu iğne başı büyüklüğünde kabul edersek; çekirdeğin etrafında dönen elektron bu çekirdekten tam 100 metre uzaklıkta bir noktada bulunmaktadır.4

Çekirdekle elektronlar arasındaki bu büyük mesafe içinde ise var olan şey sadece boşluktur. Hiçbir şeyin, hiçbir maddenin bulunmadığı bu 100 metrelik boşluk, gerçek anlamda bir "boşluk"tur. İşte bu nedenle uzmanların atomu bir boşluk olarak kabul etmeleri bir bakıma doğrudur. İngiliz fizikçi Sir Arthur Eddington'un belirttiği gibi, "madde çoğunlukla hayalet gibi boş alandan oluşmaktadır."5

Daha kesin konuşmak gerekirse, atomun %99.9999999'unda hiçbir şey yoktur.

Kaliforniya Üniversitesi'nden parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf, atomla ilgili olarak bu gerçeği şu şekilde açıklamıştır:

... bizim yaşadığımız gezegendeki hayatın, evrenin ne kadar boş olduğunu düşündüğümüzde, bir sürpriz olduğunu anlayabiliriz. Aslında, evrenin %99'dan fazlası hiçbir şeydir! Evrenin endişe verici bir hızla genişlemekte olduğunu dikkate alırsak, daha önce hiç olmadığı kadar çok hiçlik meydana gelecektir! Buna bu şekilde bakmak bizde hayranlık uyandırıcı bir saygı oluştururken, atom altı parçacıkların mikrodünyasını dikkate aldığımızda, durum daha da fenalaşır. Deyim yerindeyse, hiçbir şey yoktur.

 

Son Düzenlenme Pazartesi, 12 Haziran 2017 22:22
Bu kategorideki diğerleri: « Bilinçaltı Kendine Güven »

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

NE İZLESEM

 
 

NE OKUSAM