Mescid-i Aksa

Yazan Write on Perşembe, 17 Mayıs 2018 Yayınlandığı Kategori Kıssadan Hisse Okunma 54 kez
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Tarihçi ve gazeteci merhum İlhan Bardakçı’dan bir hatıra. Kudüs’ün düşmesinden 55 sene sonra… Mescid-i Aksa'da 55 yıl nöbet tutan adam! Mevki Kudüs. Mekân Mescid-i Aksa, tarih 21 Mayıs 1972 yani 2017'den tam 45 sene önce, günlerden cuma.
Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.
Kudüs kapalı çarşısında, rüzgar gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid-i Aksa'nın önüne kavuşturur. Miraç mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıblemize yani... Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya.

 Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan...

 

O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes mescidin bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız. Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy... İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi... Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey işte. Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı. Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. "Kim bu adam?" dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. "Bilmem" diye cevap verdi. "Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya... Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez."

Kan mı çekti nedir?
Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe "Selamün aleyküm baba" dedim.
Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:
-Aleykümüsselam oğul... Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm...
-Kimsin sen, baba? dedim.
Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Bardakçı’dan bir hatıra...

Kudüs’ün düşmesinden 55 sene sonra… Ama evvelâ biliniz. O canım devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki, kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz. Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.
-Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden...
Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:
-Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu,36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım...
Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi...
Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:
-Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?
-Elbette, dedim, buyur hele...
Konuştu:
-Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse... Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki... Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:
-O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, "11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi" dersin. Öleyazdım der İlhan Bey merhum.
Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık peygamber ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.

************************

Merhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın Genelkurmay Başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar, "Hasan Onbaşı bizdendi... O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi... O nöbet noktasındaki elmas manâyı da unutmuştuk.”
-1917-1948 İngiliz yönetimi siyonistler toprak satın almaya devam ettiler.. 1918 de satın aldıkları tapusu Arapların üstündeki toprak miktarı 418.000 dönüme ulaştı... En verimli ve sulak arazileri satın alıyorlar; satışa su kaynaklarının da dahil olduğunu tapuya geçirtiyorlardı. Filistin İngilizlerin idaresine geçince Yahudilere arazi satış yasağı kaldırıldı. Toprakların tapusunu artık kendi üzerlerine alabilirlerdi.
Satın aldıkları toprak miktarı 1925’te 944.000 dönüme, 1930’da 1.170.000 dönüme çıktı. Fiyatlar çok yüksekti. Araplar topraklarını fiyat cazibesiyle satıyorlardı. Toprak almaya devam ettiler. 1920-1936 yılları arasında İngilizler 290.000 Yahudinin Filistin’e göçüne yardımcı oldular. 1932’de Hitler'in iktidara gelmesi ile göçler hızlandı. Hitler’i iktidar yolunda finanse edenlerle, Yahudilere toprak satın alınması ve göç için yardım edenler aynı bankerler idi. 1931'de ise Yahudilerin sayısı 174.616, Araplarınki 750.000 idi. Filistin köylerine karşı saldırı, baskın ve katliamlarla geri kalan toprağı da ele geçirdiler ve mazlum desteksiz Filistinlileri kendi topraklarından sürdüler...
-İngiliz himayesinde Yahudi göçü hızlandı.
* 1929'da Kudüslü Araplar ile Yahudiler arasında onbeş gün süren kanlı çarpışmalar oldu.
-Araplar Yahudi göçüne ve iskanına ne kadar direndilerse başa çıkamadılar.
-Yahudiler önemli tedhiş hareketleri yaptı... 2,5 milyon Filistinli yerlerinden yurtlarından sürgün edildi.
İlhan Bardakçı da, vatanından cüda olarak hayatını itmam eyledi. Allah rahmet eylesin. Fiemanillah.

Milli Mücadele kahramanlarından, Konya Valiliği’nden emekli Cemal Bardakçı ve merhume Fatma Nuriye hanımefendinin çocuğu olarak İstanbul'da dünyaya geldi. İstanbul Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1948 yılında gazeteciliğe başladı. Oğlu Murat Bardakçı da ünlü gazetecilerdendir.
Yeni Sabah, Milliyet, Havadis ve Cumhuriyet gazetelerinde mesleğin her seviyesinde çalıştı. 1956 yılında Macar ihtilalini tek Türk gazetecisi olarak izlediği ve dizi yazı olarak yayınladığı bu röportajı ile Türkiye'de ve Avrupa'da ödüller aldı.

Alıntı:http://www.yenimarmaragazetesi.com

Son Düzenlenme Perşembe, 17 Mayıs 2018 20:19
Bu kategorideki diğerleri: « Dünya nasıl düzelir?

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

NE İZLESEM

 
 

NE OKUSAM