Semboller ve Anlamları

Yazan Write on Cumartesi, 20 Mayıs 2017 Yayınlandığı Kategori Sohbetler Okunma 1700 kez
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Kur'anı- Kerimde, Mitolojide, edebiyatta, kullanılan semboller ne anlama geliyor.

Bismillahirrahmanirrahim

             Bu sezonun son programındayız. Son program için özel bir konu hazırlamadım. Daha çok en son ne üzerinde çalışıyorsam o konu üzerinde konuşuyorum. Bugünkü derste öğrencilerle beraber İlyas peygamber hakkında   "Dağ" kelimesi ve Dağın parçalanmasının ne demek olduğu üzerine bir konuşma yaptık.

  Bugünkü sohbetimizde çoğumuzun çok iyi bildiği Ergenekon destanı hakkında konuşma yapmak istiyorum. Bu konu hakkında çok eskiden beridir yazı yazma düşüncem vardı. Fakat siyasete alet edilip gürültüye gider diye bir türlü kaleme alma fırsatı bulamadım. Birde bunun üstüne bazı arkadaşlar bu Kürt tarihidir yok İran tarihidir gibi problemler çıkınca yazı ertelenmek zorunda kaldı.

 Sürekli üzerinde konuştuğumuz konulardan biri de “Bir insan ne zaman ve ne şekilde hakiki bir insan olabilir

ve toplum ne zaman büyük, kıymetli bir toplum konumuna ulaşabilir. 

Ergenekon destanında, bu konu hakkında olmasına karşın çok alakasız konular hakkında konuşmalar yapılıyor.  Destanı kısaca şöyle özetleyebiliriz:

Moğol ilinde Oğuz Han soyundan İl Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han, Moğol ülkesine savaş açtı. İl Han'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. İl Han'ın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız İl Han'ın küçük oğlu Kıyan, eşi Nüküz ve yeğeni ile kaçıp kurtulmayı başardılar. Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeye karar verdiler.

Yabani koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağda dar bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akarsular, pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyve ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrı'ya şükrettiler ve burada kalmaya karar verdiler. Bu yere "maden yeri" anlamında "Ergene Kon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüzyıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki, Ergenekon'a sığamadılar. Atalarının buraya geldiği geçidin yeri unutulmuştu. Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı eritilirse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar.

Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler. Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı. İl Han'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar. Ergenekon'dan çıktıkları gün olan 21 Mart'ta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırdılar, demir kıpkırmızı olunca önce Hakan, daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak dövdüler. Bugün hem özgürlük hem de bahar bayramı olarak hala kutlanmaktadır. ( wikipedia)

 

Çok eski zamanlarda millet olarak bir yerlerde sıkışıp kalmışlar. Sıkıştıkları yerden hiçbir kurtuluş yolu da bulamıyorlar.  Genelde de hep böyledir insan ölümden kaçarken sıtmaya yakalanır. Gene buna benzer bir olayla karşı karşıyayız. İnsanlar bir türlü ilerleyemiyorlar. Normal şartlarda bu hikâye insana tuhaf gelebilir. Madem ilerleyemiyorlar dönsünler geri diyebilirsiniz ama bu masal tarzı bir destan…

O sırada bilge bir demirci geliyor. O bilgede önlerinde engel olan dağı eritmeden başka bir çarelerinin olmadığını söylüyor. Bunun sonucunda büyük ateşler yakılıp dağ eritiliyor. Böylece o sıkıştıkları yerlerden kurtuluyorlar. Çıkış hikayemiz bu…

Bu hikâyeyi hemen hepimiz bir şekilde duymuş olabiliriz. Kaynağı önemli değil ister Kürt ister İran isterse Arap ister Türk kaynağı olsun fark etmez. İnsanlar böyle bir hikâyeyi niçin anlatır? Ergenekon destanının dizisi, filmi çekilse baya bir izleyicisi olabilir. Türkler, tarihi konuları konuşmayı çok severler. Neden çok sevdiklerini sorarsanız bence günü tamamlayamadıkları için çok seviyorlar.

TV programlarında padişah hanımları hakkında çok konuşulur... Bu konuları neden çok sevdiklerini anlamak gerçekten benim için çok zor. Tarihin bir taşıyıcısı yok ölmüş, bitmiş bir hadise.

Bir şeyin konuşmaya değer olabilmesi için. Onun bugüne, hayatıma bir katkısı olabilmesi gerekiyor. Mesela padişahın haremi beni hiç ilgilendirmez. Bunun benim hayatımda bir karşılığı yok. Şayet hayata dokunan tarihi konuları bir gün öğreneceksek Ergenekon destanı bu konulardan biri olacaktır.  

Toplumlar çok tuhaf şekilde böyle mitolojiler üretirler. Bu mitolojileri toplumun pek aşina olmadığı bir dille nesilden nesile aktarırlar. Ailede bir annenin kızına evlenmeden önce iğnesinden ipliğine her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatır. Fakat toplumların hikâyelerinde aileden farklı olarak simgesel bir dil kullanılır. Bunlara biz mitolojiler diyoruz. İlk başta bakıldığında çocuğa anlatılan bir masal gibi gelir insana. Fakat bu hikâyenin özüne indiğimiz zaman baya mühim bir şifre vardır. O şifreyi çözerseniz günlük hayatınızda dahi en basit olay karşısında bu şifreyle bir şeyler söylersiniz. Mitolojinin böyle herkese bir şeyler söyleme gibi bir özelliği vardır.

Şimdi burada bir parantez açmamız gerekiyor. Hayatımızın her karesine bir şeyler söyleyen bir Kur’an-ı Kerimimiz vardır. Tabiiki Kur’an-ı Kerim için mitoloji tabirini kullanamayız. Kur’an-ı Kerimin anlattığı mitolojik hikâyeler değil aslında tarih bile değil! Şu bakımından tarih değil. Evet, tarihin bir döneminde o yaşanan olaylar olmuş ama O hadise tarihe muhasır değildir. Bu önemli konu üzerinde Müslümanlar çok fazla dururlar. Ne demek istiyoruz isterseniz bir örnekle açıklamaya çalışalım.

Kur’an-ı Kerim’de Âdem ile Havva kıssası vardır. İnsanlar bu olayı okuduklarında hiçbir zaman böyle düşünmezler. Cennete Âdem as ile Havva annemiz yaratıldı. Sonra şöyle şöyle yaptı. Sonra cennetten çıkartılıp cezalandırıldı. Sonrada vefat edip gömüldü… Şimdi mevzu burada bitiyor mu? Eğer mevzu bu kadar ise Cenabı Allah bize neden anlattı ki? Âdem bizim dedemiz gibi… Şimdi bu hikâyenin anlatılmasının bir gayesi vardır. Ya da diğer bir mesel Nuh as kıssası. Bir gemi yaptı… vs. İslam ile ilgili daha yakın bir kısma gelelim. Ebu Leheb diye bir kişi var. Ebu Leheb’in iki eli kurusun…

Kur’an-ı Kerim’de bize Tebbet suresiyle bir şey anlatmak istiyor. Müslümanlar çok arif ve zeki insanlar. Kur’an-ı Kerim’de geçen bu kıssalar ile Allah bize bir şey anlatmak istiyor.

Kur’an-ı Kerim’de her ne olursa olsun. Aslında sen anlatılırsın, hikayedeki sensindir.

Şimdi, biz ne demek istiyoruz. Bir gün televizyonda program yapıyoruz. Bana şöyle bir soru yöneltildi. Şimdi, siz Portekiz’de ya da başka bir ülkede olsaydınız şayet bu Kur’an-ı Kerim’i Portekizlere nasıl anlatırdınız. Kur’an-ı Kerim’de ne var çocuğuna anlatacak basitlikte ve açık bir şekilde ne diyeceksin. O sırada aklıma bir ayeti, kerime geldi.

 

لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ كِتَاباً ف۪يهِ ذِكْرُكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟

Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

Enbiyâ Suresi 10. Ayet

 

“  ف۪يهِ ذِكْرُكُمْۜ”  Onda siz zikrediliyorsunuz. Kur’an-ı Kerim’de siz zikrediliyorsunuz. Kur’an-ı Kerim şöyle tarif etmeye çalışırdım. Bu kitapta sizin hikayeniz var. Ey Portekizliler, İspanyalılar, Amerikalılar bütün dünya milletleri, çoğul olarak değil tek tek tüm insanlar bu kitapta sizin hikayeniz var. Kur’an-ı Kerim’de Ekrem’in hikayesi var. Kur’an-ı Kerim’de bir kişi olarak senin hikayen var! Mevlâna Hazretleri gibi büyük insanlar konuşurken çok rahat konuşurlar insana demediğini bırakmazlar. Biz öyle yapamıyoruz. Şu sözü söylediğimde affedersiniz demeden söyleyebilirsem bu iş olacak gibi ama gene demeden duramadım bu sefer içimden affedersiniz diyorum. Mevlâna hazretleri insanı anlatırken "kanat takmış merkep" olarak tarif eder. Mevlâna bu söylerken affedersiniz demiyor. Zaten sadece sana söylemiyor ki herkese söylüyor. Bana da söylüyor! İnsan dediğimiz şey kanat takmış bir eşşek.  Arzuları, şehvetleri hırsları yönünden normal bir hayvan.! Fakat imkân olarak kanatları takılmış uçması lazım. Uçması için iki şey lazım bir beden zayıflayacak iki kanatlar kuvvetlenecek. Riyazetlerin, ibadetlerin bir kısmı bedeni zayıflatmak içindir. Beden derken şehvet ve ilgilerin zayıflatılması içindir. Bir kısmı da kanatların kuvvetlenmesi içindir. Bedeni zayıflatıp, kanatları kuvvetlendirirsek bu eşşek uçacak olacak kuş.

Hz. Mevlana “Mesnevi”de şöyle bir hikaye anlatır.

 

Padişahın av için beslediği doğanlardan biri sahibinden kaçmış ve tesadüfen un eleyen bir kocakarının evine girmiş. Ömründe böyle uzun gagalı, uzun tırnaklı bir kuş görmemiş olan ihtiyar ona acımış, kolunu kanadını bağladıktan sonra eline makası almış ve:

- Vah zavallı kuşum vah! Sahibin seni ne kadar bakımsız bırakmış ne kadar ihmal etmiş, diyerek sağını solunu kırpmaya başlamış. Böylece doğanın kanatlarını, gagasını ve tırnaklarını kesmiş ve:

- İşte şimdi kuşa benzedin, demiş. Sonra da yemesi için önüne saman dökmüş. Doğan verilen samanı yemeyince de pek kızmış:

- Bak hele şu nanköre! Bunca iyiliğimin kıymetini bilmiyor da ikramımı reddediyor, diye kafasına vurmaya başlamış.

Beri tarafta padişah arayıp tararken kocakarının elinde acınası bir hale düşen kayıp kuşunu bulmuş ve ona şöyle demiş:

- İşte padişahtan kaçıp kocakarının çadırını yurt edinmenin cezası budur.

 

Şimdi kuş oldun demiş. İnsanların kanatları çalışmıyor. Çalışsa bile ortada dev bir cüssemiz var. Nasıl uçacaksın? Bedeni zayıflatacaksın. Eşşek denince burada Ego, benlik anlaşılması gerekiyor.

Ramazan Kur’an-ı Kerim ayıdır. Çok güzel ama hepimizin ayakları yere basması gerekiyor. Gerçekten bu Kur’an-ı Kerim’de ne var? Kur’an-ı Kerim çok zor bir kitaptır. Şimdi bunu bir arkadaşım söylediği zaman hemen taşlamaya başladılar. Burada numara yapmaya gerek yok ki. Kur’an-ı Kerim gerçekten de çok zor bir kitaptır. Şiir kitabı değildir ki! Adam diyor ibadetleri çok seviyorum.  Nasıl seviyorsun ki bize ibadet etmek zor geliyor. Dini, ibadeti anlatırken çoluk çocuğa doğru anlatmak gerekiyor. İnsanlar tam yaşamadıklarını ama olması gerekeni düşünerek yanlış bir dile ile anlatıyorlar. Hacca gidersin, gelirsin bir anlatırsın kendinden geçip ağlarsın… Alimin birisi Hac ’da demiş ki; buradayken memleketi özlemek gerçekten çok ayıp bir şey bari memleketime döneyim de burayı özeliyeyim sevap olur. İnsan gerçekçi olmak zorunda çünkü din yalanı kaldırmıyor! İçinden her ne geçiyorsa onunla hesaplaşman gerekiyor. İçimizden bazıları Kur’an-ı Kerim’i okurken, ibadet ederken çok zevk alabilirler. Ama herkes zevk almayabilir. Herkes öyle olsa zaten hepimiz camilere koşarız. Bize çok zor geliyor… Çünkü hayat başka bir tarafa gidiyor siz direniyorsunuz. İnsan şu ayeti çok iyi idrak etmeli.

Cenabı Allah Kur’an-ı Kerim’de

 

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ 

Fakat o akabeyi (sarp yokuşu) aşmadı.

Beled süresi 11. Ayet

 

İnsan yokuşu çıkamıyor.  Hadi çıktı diyelim bu seferde inemiyor. Yokuşa çıkarken de inerken de kendimizi kasarız. Bu işi böyle kabul etmek gerekiyor… Bundan dolayı dinin ana kavramlarından biri Sabırdır. Ağırda gelse o yokuşu çıkmak zorundasın. Yok kalbim rahatsız, romatizmam var… Bunlara sığınma bu yokuşu çıkacaksın buna mecbursun. İstersen çıkma, başka bir şansın yok.

 

                Kur’an-ı Kerim’de ne var? Senin hikayen var. Kur’an-ı Kerim’de Kevser süresi var. Ayeti kerimede; 

  

 

                              إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ * فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ * إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ

Kevser süresi

Biz sana Kevser’i verdik, Kevser yani çok nimet verdik. Bundan dolayı çok namaz kıl, Kurban kes. Seni kınayanlar, sana soysuz, devamı gelmeyecek diyenler ebter (soysuz)olanlar onlardır...

Bu ayette ne denmek istenmiş olabileceğine dair, Müslümanların bir kısmı bu konuda tartışmışlar. Peygamber efendimize Cenabı Allah çok nimet vermiş, bundan dolayı çok namaz kılıp, oruç tutup, kurban kesmesi gerekiyor…  Şimdi bu bakış açısıyla bakabiliriz. Fakat bakış açımızı değiştirdiğimiz zaman Kur’an-ı Kerim bir anda başka bir şekilde konuşmaya başlıyor. Yarabbi Peygamberimize çok nimet verdin bana az mı nimet verdin diyeceğim! Şimdi bunu mu diyeceğim! Yarabbi bana da çok nimet verdin. Bizi biz yapıp varlığına katıp zahir(görünür) kıldın. Milyarlarca hücre içerisinden beni seçtin halada beni seçmeye devam ediyorsun. Beni ayakta tutabilmek için üzerime milyonlarca hücre bakteri verdin. Bunlardan biri eksik olsa, eksik çalışsa binbir türlü sıkıntı çekiyorum. Öyle mükemmel bir sistem yaratmışsın ki neyin nimet olduğunu fark edemiyorum bile! Çoğunlukla bir şeyin eksikliğini elden gidince anlıyoruz. Gözümüzde bir problem çıkınca bu göz ne kadar büyük bir nimetmiş diyoruz. O zaman şöyle dememiz gerekiyor. Allah en çok kime nimet vermiştir. Kime az nimet vermiştir ki? Kim böyle düşünüyorsa el kaldırsın… Eğer bana az nimet verdin diyorsan otur cenabı Allah bana az nimet verdin diye bir yaz bakalım… Bunu ispatlayabilir misin? …

Soruyu böyle sorunca üzerime almayacak mıyım? “İnna eğtayne Kelkevser Burada “K” zamiri sen demek. Sen denince aklıma Peygamber Efendimiz gelmeli.

Sen denince aklıma ben gelirim. Ekrem sana çok şey verdim. Evet, bana çok şey verdin bitti… Ne kadar çok? Vallahi çok fazla. Bildiğin gibi değil. Saymaya kalkışsam sayamam. Ne kadar nimet verdiğini bilemem ihtimal yok. Vücudumdaki azaların, organların yerleri değişse ne olurdu bilmiyorum. Beni kendi varlığından habersiz bıraksa ne olurdu bilmiyorum.

Şunu dememiz gerekiyor: Yarabbi bana öyle bir nimet verdin ki ne kadar verdiğini fark edemiyorum bile.

Hadis’i şerif: Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, Allah Teala yedi insanı Arşın gölgesinde barındıracaktır. Bunlardan biri de, sağ elinin verdiğini, sol elinin bilmeyeceği kadar sadakayı gizli veren kimsedir.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16; Müslim, Zekat 91)

Ayet’i kerime: “Eğer sadakaları(zekat ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne güzel! Fakat gizleyerek fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahların bir kısmına da kefaret olur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Bakara 2/271)

 

Böyle bir şey mümkün mü? Kırk defa hesap ediyorsun. Ne kadar verdim, çok mu verdim az mı verdim. Peygamber efendimiz sav diyor ki; sağ elinin verdiğini sol elin duymayacak. Cömertlik budur. Din diğer şekildeki verilenlere cömertlik demiyor. Neden, çünkü cömertlik Allah’ı taklit etmektir. Allah nasıl verdi. Sağ gözü verdi sol göze nasıl verdi fark edemiyorum. Zaten işin mükemmelliği burada. Nimeti ancak hastalık geldiğinde fark ediyorsun. Çünkü, öyle mükemmel ve yerli yerinde veriyor ki…

Ramazan ayında Kur’an-ı Kerim okuyacağız. Kur’an-ı Kerim kendi adıma şöyle okuyorum. Bütün peygamberlere A diyorum. Peygamberlerin karşısına çıkanlara B diyeyim. Şeytanlara C diyeyim. İsim yok. Ve burada hikâye benim hikayem A, B, ya da C olabilirim. Aynı anda ABC de olabilirim. Hikâye sadece ben ve Allah arasında geçiyor. Allah bana böyle bir kitap göndermiş. Hikâye bizim aramızda geçiyor. Biz ne zaman Müslümanlığı bu şekilde anlamaya başlarsak yani Allah’ın benimle konuşmasıdır noktasına getirdiğimiz zaman işte o zaman Müslümanlığımız Müslümanlık olacaktır. O zaman bir başkasını taklit etmekten kurtulabiliriz. İsterseniz bir örnekle açıklamaya çalışalım. Diyelim ki; Anne, baba bir yere davetli. Bunun sonucunda çocuklara sorsak neden gittiniz. Annem gittiği için bizde arkasından gittik... Şu andaki Müslümanlığımız o çocuğun Müslümanlığı gibi… Yani, peygamber Allah ile konuşuyordu bizde onu seyretmeye gittik. Bundan dolayı mevzuları üzerimize alamıyoruz. Alsak bile çok hafif ancak rutubeti, nemi üzerimize geliyor. Henüz daha kimse havuza girmedi, mevzuya dalmadı. Halbuki Allah hepimizin mevzuya dalmamızı istiyor. “Fi hi zikri” Kum Burada senin hikayen var! Peygambere de böyle bakmak gerekiyor. Böyle baktığımızda stadyumdan havuza inmeye başlıyorsun. Şahsi olarak futbol gibi seyirlik oyunları hiç sevmem. Futbol yorumcularına bakıyorum ortada bir şey yok nasıl bu kadar yorum yapabiliyorlar şaşırıyorum. Ortada bir şey varsa senin dahil olman gerekiyor bir şeyler yapman gerekiyor. Bu Kur’an-ı Kerim’de sadece ben ve Allah var. Sen sadece bana ağyar olursun. Benim şahsi Kur’an-ı Kerim anlayışım var. Ben bunu böyle anlıyorum. Bana olsa olsa tecrübelerinle, bilginle yardımcı olabilirsin.

 Böyle olduğunda Âdem ve Havva kim olabilir. Ben cennetten kaç kere kovuldum, yasak meyveyi yedim, kaç kere yoldan çıktım, kaç kere tövbe ettim. Bundan sonra kaç defa daha kandırılacağım. Benim tabiatım bu şekilde… Ben şimdi bir insan tarifi çıkarıyorum. Ben Kimim cennete gidip kafayı duvara toslayan kişi benim! Kendime çok güveniyorum ama sürekli olaylar karşısında kandırılıyorum. Mütemadiyen kandırılmaya müsait biriyim. Şu anda kendi hikayemi anlatıyorum. İnsan kendini ne kadar tilki sayarsa saysın hepimiz safız, sürekli kandırılıyoruz. Anne kızını yetiştirdiğinde aman kızım sakın kanma diyor. Kanacak belli… Çünkü kendisi de kanmış. Kural konmuş ama başkaldırdım.  Çocuk bile sürekli başkaldırır.

 

Yunus Emre’nin hikayesini bilirsiniz.

Yüzyıllar öncesidir. Hani kıtlık yıllarıdır yine. Buğday istemeye gider biri, Hacı Bektaş-ı Veli’ye. Sorar büyük veli, “buğday mı istersin himmet mi”?

Adam düşünür, açtır, kıtlıktır, ihtiyaç vardır. “Buğday” der, “ben himmeti ne yapayım? Bana buğday verin”. Sonra alır buğdayını ve düşer yola… Yolda, molada aklı başına gelir, anlar himmet istemenin daha önemli olduğunu. Pişmandır, döner gelir ama, Hacı Bektaş-ı Veli, der ki, “geçti, artık senin nasibin Tapduk Emre’nin yanıdır”. Evet, himmet yerine buğday isteyen, “bizim Yunus ”dur, yani Yunus Emre.

Hikâyenin yanlışlığına bak tek başına gitti ne kadar buğday alabilir. Köy bu kadarcık buğdayı ne yapacak. Hacı Bektaş-ı Veli dedi ki; himmet mi buğday mı? Sorulacak soruya bak. Tabii ki buğday! Himmeti ne yapayım diyor. Yoldan geri dönüyor hikâyenin her yeri yanlış. Zaten buğday demezse himmet bulamaz. İslam’da insana hayır ve hasenat olarak her ne gelecekse ibadullahla hizmet üzerinden gelecek. Kim olursak olalım karşımızdakine Allah içi hizmet edebiliyorsak o zaman bize himmet gelecektir. Himmet ancak sana buğday taşırsan, hizmet edersen gelecektir. Aynı Ergenekon hikâyesi, gibi Hızır hikâyesi de böyledir. Bir tane delikanlıya su getirmesi için ihtiyaç duyuluyor. Ama yol çetin, ölümle sonuçlanabilir. Delikanlı ne olacak diyor ölürsem öleyim diyor. Gidiyor suyu getirmeye. Gidiyor getirmeye ama bakıyor ki bu su başka bir su… Abı Hayat suyu. Bunu duyan daha önce gidemeyenler abı hayatı duyunca hadi gidelim diyorlar ama avuçlarını yalıyorlar. Biri Abı hayatı düşünmeden gitti. Allah’a hizmet için gitti. Diğerleri Abı hayat peşine gittiler. Hikayeler hep aynıdır. İster Müslümanlık tarihini ister diğer tarihlerin hepsini sizlere özetleyebilirim. Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerinin hikayesi aynı hikayedir. Bir duvara tosladı sonra git şimdi ciğer sat.

Yunus Emre’nin hikayesine dönecek olursak.  Sana buğday mı himmet mi dendi. Sen buğday dedin. Aklın başına geldi, döndün geri himmet dedin. Yunus sekiz yüzyıl geçti ama bizler hala buğdaycılarız.

Yunusu sevmek demek ateşi elinde tutmak demektir. Nasıl seveceksin. Hepimizin gönüllerinin sultanı. Bu şekil tabi seversin bir masrafı sorumluluğu yok ki… Sen hangi konuda Yunus gibi bir dergâha, ya da herhangi bir yere gidip buğday istedin. Sonra o buğdayı bırakıp himmetin pesinden gittin. Eğer Yunusu seviyorsa ona benzemen gerekmiyor mu? Hangi konuda bu şekil bir davranış sergiledin. Kim kimi sever. Birbirlerine benzeyenler birbirlerini severler. Gazali’ye ithaf edilen bir hikâye vardır. Resulullah sav efendimizin bir Hadisi vardır. Kişi sevdiği ile beraberdir. Yani birini seviyorsan sende onun gibisin. Gazali bu hadisi yazarken pencerede bir karga ile güvercinin arkadaşlığını görmüş. Sonra düşünmeye başlamış bu iki kuşun nasıl arkadaşlığı olabilir. Dikkatli bakınca ikisinin de ayaklarının topal olduğunu görmüş. İkisinin ayaklarının topal olması o ikisini birbirine sevdirmiş. Yani aralarında bir ortak özellik olası gerekiyor. Senin Yunus ile ortak özelliğin var mı? Evet var diyorsan Yunus seni sevsin sen niye Yunusu seviyorsun ki!

Burada karşılaştığımız hizmetler için ben kişisel menfaatimi değil Allah için insanların menfaatini tercih ettim.

Diyelim ki bir adamın kusurlarını yakaladım ben bu adamın kusurlarını ortaya çıkarıp mahcup edebilirim. Ya da af yolunu tercih edebilirim. Daha sonra af yolunu tercih ettiğimi de unuttum. Bu tam bir buğday himmet işidir. Benim hayatım bunun üzerine kurulu diyorsan. Tamam o zaman sende Yunusun yolu var.

"Yunus! Sen buğdayı himmetle değiştirdin de biz halen buğdayın peşindeyiz!" diyor, Arif Nihat Asyalı.

Âdem as da buğdayı seçti. Kalıcı olmak istedi. Ebedileşmek istememiz yanlış bir şey değil. Doğru bir şey istedi ama tercih ettiği yol yanlıştı.

Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’i bu şekil anlaması gerekiyor. Ne var bu Kur’an-ı Kerim’de. Biz varız. Burada senin hikayen var, benim hikayem var. Misal olarak vermek gerekirse. Bu kitap nedir? Benim anı defterimdir gibi düşünebiliriz. Benim birtakım rahatsızlıklarım var bular Kur’an-ı Kerim’ anlatılıyor. Bizler yasağa başkaldırıp duruyoruz. Yapma der yaparız, unutma der unuturuz, yoldan çıkma der çıkarız. Bütün Kur’an-ı Kerim’i kendi hikayen olarak okuduğun zaman. İşte o zaman mevzuyu anlamaya, zevk almaya başlarız. Gerçekten bu kitapta bir şey var dersin.

Diğer türlü Nuh’un gemisi kaç metreydi, kavimde kaç kişi vardı, isimleri neydi gibi bilgilerin peşine düşüyoruz. Bunun yerine Bugün Nuh gemisi yapılırsa sen bu geminin dışında mı kalırsın içinde mi kalırsın diye hiç düşündün mü?

Ashabı Kehf konusunu bilirsiniz. Romalılar döneminde birkaç kişi, İmanlarını yaşayacak bir şart kalmadığı için dağa hicret ediyorlar. Orada uyuyup kalıyorlar. Allah onları orada iki yüz, üç yüz sene uyutuyor ondan sonra uyanıyorlar…. Bir insanın bu hikâyeyi okuduğu zaman ne yapması gerekiyor. Adamlar mağaraya (dağa) kaçıp ölümü seçtiler. Bunu bu şekil düşünmek yerine Kur’an-ı Kerim diyor ki; başladılar konuşmaya kaç kişiydiler beş kişi yok altı kişiydiler, yok yedi kişi idiler köpek sekizinci kişiydi… Kur’an-ı Kerim diyor ki; boşa taş atıyorlar. Allah sana kaç kişi olduklarını mı soruyor. Burada senin hikayen var sen nereye kaçtın ki? Hicret diye bir şey var. Peygamberimiz hicreti tarif ederken şöyle demiştir. Kötü bir vasfı terk etmek hicrettir. Bir mahalledesin, işyerindesin, kötü bir işin var(Allah’ın sakındırdığı). Baktın olmuyor, başka bir yöne gidebilirsin. Bahanelere sığınamazsın, bizim meslek böyle yapacak bir şey diyemezsin. Diyelim kazancının onda biri bile olacak bile olsa haram işe kalkışmayacaksın, rüşvet yemeyeceksin. İşte bu hicrettir! Ashabı Kehf hikayesi bir hicrettir. Kur’an-ı Kerim’de, teferruatlara takılıp işin özünden uzaklaşıyoruz. Bunlar Allah’ kalmış bir şey buradan bir şey çıkmaz. Sen inandığın ava için neyi terk ettin. Asıl soru şu; adam şehri terk edip mağaraya kaçtı. Sen kaç metre uzaklaşabildin. Birincisi Ashabı Kehf hikayesi. İkincisinde Hikâye ama senin hikayen. Ashabı Kehf’i görsek ve sayılarını öğrensek bak bu kadar sayılardaymış ne haber diyeceğiz! Ne alakası var. İsterse bir kişi olsun. Asıl soru; adam orada bir tercih yaptı. Peki sen ne yaptın?! Kur’an-ı Kerim bu şekil okuduğunda senin için Kur’an-ı Kerim tamamen değişiyor. Merak ettiğin ilgilendiğin her şey değişmeye başlıyor. İslam sürekli tarihi teferruatlar, detaylar üzerinden ele alınıyor.

Kur’an-ı Kerim’deki en büyük hatamız Kur’an-ı Kerim’i başkasının hikâyesi olarak düşünüyoruz. Kur’an-ı Kerim’de benim hikayem var diye bu şekilde cümleyi kurabilirsek…

Bütün Kur’an-ı Kerim’i okuyabilir miyim, okuyamaz mıyım? Mesele bu da değil. Diyelim ki; Fatiha süresini okuyorsun. “Elhamdülillahi Rab bil alemin” Alemlerin Rabbi sensin. Yarabbi Alemlerin Rabbi sensen benim bu kadar korkmama, hesaba kitaba gerek yok. Hikmet basitte gizlidir. Basit düşünmem gerekiyor. “Eüzü Billahi” Allah’ım sana sığındım. Bir çocuk evde yıldırımlarda, gök gürültüsünden korksa ne yapar bir büyüğüne sığınır. İnsanlar böyledir. Daha çok küçük büyüğe, güçsüz, güçlüye sığınır. Bizde topluca diyoruz ki Biz Allah’a sığınıyoruz. Bu güç vehmedilen herkesin tahtından indirilmesi demektir. Kimde güç vehmediyoruz sende. Yok sende güç falan yok. İnsanlar yanlış, aşırı hürmetlerle hocaları dahi yoldan çıkarıyorlar. “Eüzü Billahi” Biz Allah’a sığınıyoruz. Sonra  “Bismillah çekiyorsun”…

Bugün anlattığım bir konuya gelelim. Müceddid (dini anlamada yenileyen)diye bir şey var. Müceddid, Müceddid ne oluyor kardeşim abartmaya gerek yok ki… Yenilediği şey ortada. Zaten bunun kimsenin yenilemesine gerek yok. Sen sadece Allah ve Resulü ile ilişkini yenile.  Tecdit dediğin şey senin Allah ile ilgili ilişkini yenilemendir. Ramazan ayı geliyor, sende kırk hadisi kafanda yenile çok mu geldi dört hadisi yenile. Mesela hadisi duyacaksın, okuyacaksın Haya imandandır. Haya utangaçlıktır. Herkes utangaç o zaman öyle değilmiş. Haya imandandır demek biz sadece Allah’tan utanmak demektir. Çünkü hadisi şerif şöyle buyuruyor: Allah’tan utanmıyorsan dilediğini yap. Haya birbirimizden değil Allah’tan utanmaktır. Şimdi ne yaptın? Bakış açını yeniledin. Utangaç karakterli bir yapıdaysan kâmil bir mümin mi oldun şimdi. Utangaçlığın yönünü değiştireceksin. Bu şekilde Allah ve Resulüne bakışımızı yeniledik. Biz ne yapıyoruz? O hoca bunu dedi, yok bu hoca bunu dedi diyerek birbirimizin kafasını karıştırıyoruz. Türbeye gidiyorum diyorsun gidene kadar kırk fakir görüyorsun bir şey yapmıyorsun böyle şey olur mu?

En büyük meselemiz Kur’an-ı Kerim ben ile Allah arasındaki bir konuşmadır şeklinde bir bakış açısına sahip olmamız gerekiyor. Kur’an-ı Kerim’de ne varsa bende var şeklinde bakmam gerekiyor.

Tövbe başladığı yere Eles bezminde Allaha verdiğimiz söze (Allah’ım sen bizim Rabbimizsin sözüne) dönmek demektir. Fakihlere göre tövbenin şartı şudur. Allah’a yemin edeceksin yaptığın hataya bir daha geri dönmeyeceksin. Diyelim ki sigara içiyorsun. Tövbe ettin bir daha sigara içmemeye karar verdin. Sonra gene içiyorsun. Tövbeyi bozduk diyorsun vs.

İbn-i Arabi’de Tövbeyi anlatırken şöyle der. Yarabbi günah işledik, noksanız, eksiğiz, yanlışa düştük diye tövbe etmek. Ondan sonra ise yardım istemek.

Allah’ım bir daha yapmayacağım. Sen kimsin ki bir daha yapmayacağım diyorsun. Âdem isen yanlışa düşeceksin. Yarabbi beni sen böyle yarattın. Normalde ben yolda yürüyemem istisna olarak yolda düz yürürüm çoğunlukla kayarım. Yalnız sen istersen düz yolda yürütürsen yürüyebilirim. Beni bırakma Allah’ım eğer bırakırsan sürekli olarak yanlışı seçerim. Tövbe hakkında konuşacaksak bu şekilde konuşmak gerekiyor. Hz. Âdem ne diyor ben kendi nefsime zulmettim sen bağışlamazsan ben mahvolurum. Çocuğa kızıyorsun bir daha yapma diyorsun bir daha yapıyor. Gene kızıyorsun gene yapıyor. Orayı düzeltiyorsun diğer taraf patlıyor. Neden, çünkü Allah hayatın kontrolünü sana vermez! Herkes kendine hayatına bir bilgelik bakışıyla bakması gerekiyor. Ben kimim sorusuna ben cennete gidip durduk yere ağaca toslayan Adamım!... Kur’an’ı Kerimi, Hayatı her ne okuyorsak bu şekilde okumamız gerekiyor. İşte o zaman her şey bize hizmetkar olur. Kendin ile irtibat kuramadığın bir şeyi okumana gerek yok.

Herkesin bir BEN problemi vardır. Fakat bu problem Ben’in toplum, aile içinde bir statü kazanma, zenginleşmek isteme sorunudur. Dinde ise ben ile Allah arasındaki ilişki üzerinde durur. Dünya işlerinin hepsini telafi edebilirsin ya da hiçbirini telafi edemeyebilirsin. Aile, işin, malın hepsinde avucun boş kalabilir. Bunun en kötüsü gerçek olanı ise Allah ile ilişkinde avucun boş kalabilir.

                Şu Ergenekon meselesine geri dönelim. Burada bir not düşelim, Geldiler bir dağa tosladılar. Şayet Tasavvufta, edebiyatta, dinde, hikâyede, “Dağ” dendiğinde aklına sen- egon- benin gelmesi gerekiyor. Dağ’ı geçmen demek, senin kendini geçmen demektir. Dağ yeryüzünü sakin tutuyor. Büyük adamları anlatmak için Dağ gibi adam derler. Yeryüzünü ayakta tutarlar. Bu olumlu tarafı. Birde bunun olumsuz tarafı var. Her birimizin bir dağı var. Ne oluyor, her birimizin dağı birbirine tosluyor... İnsanlar ırklarıyla, mallarıyla, statüleriyle vs. sürekli birbiriyle tosluyorlar. Karı koca birbirlerine tosluyorlar. Ne yapacağız orada ne ileri nede geri gidebiliyoruz. Çocuğun var ergenliğe giriyor.  Başlıyorsun toslamaya ne ileri gidebiliyorsun nede geri gidebiliyorsun. Başlıyorlar aile danışmanlarını tek tek dolaşmaya. Çocuğun ciddi fiziksel, zihinsel, metal bir problemi yoksa boşa uğraşmayın aile danışmanlarıyla da çözemezsiniz. Plasebo etkisi, (farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir. Latince kökenli bir kelime olup hoşnut etmek anlamına gelir İlaç vücuda ağız, burun veya enjeksiyon yolu ile verilebilir) bize tam olarak anlatmıyorlar. İnsanlar hasta, gergin, stresli vs. değiller. İnsanlar birbirlerine stresi kavramını pompalıyorlar. Birileri sizde çok stres var al şu ilacı diyorsa orayı terk edin. Stres falan yok hepsi yalandan ibaret. Peki, ne var? Modern hayat bedensel olarak yorulmaya müsait değil. Sadece, bedeninizi biraz yorun. Beden yorulmadığı zaman, akşam olunca intikamını uyku sırasında rüyada alıyor.  En büyük kıyametimiz televizyon, internet, cep telefonudur. İtikaf yapacaksanız bu tür şeylerden uzak durarak itikafa başlayabilirsiniz. İtikafı Resulullah efendimiz Ramazan’ın son on gününde yapıyor. Bazen şaban ayında yapıyor bu şekilde değişik şekillerde yapıyor. İtikaf demek böyle camiye ya da herhangi bire yere çekiliyorsun. O zaman zarfında kimseyle konuşmuyorsun. İtikafın müddeti yoktur. Bir iki saat olacağı gibi birkaç haftada olabilir. Cep telefonunu şehir dışına gittiğimde kendimle götürmemiştim hiçbir şey olmadı. Zaten bir ölecek falan olsa zaten senin yapacak bir şeyin yok. Şehir dışında toplantımız vardı. Hocam dedi bizim kırk tane işimiz var dedi. Bende ona dedim ki; bu kırk işi bırakırsanız dünyanın düzeni bozulur mu bozulmaz mı? Dünyanın düzeni bozulmaz ama onun biraz morali bozuldu. Şimdi ben bütün işlerimi bırakabilirim. Hiçbir şey olmaz, kıyamet falan kopmaz. İmkân aleminde yaşıyoruz. Hiçbir şey zorunlu değil bu şekil yalanlara gerek yok. Stersin asıl nedeni bu yalanlar. Bunlardan vaz geçmeliyiz.

Ergenekon’da dağa tosladık orada sıkışıp kaldık. Dağı kazalım. Kazamazsın dağ demirden. Çözümsüz kaldık. Evde bu şekilde bir dağla (Egoyla) karşılaştığımız aman ne yapıyoruz. Gidiyoruz bir psikoloğa psikologda ilaç veriyor, terapi vs. veriyor. Çokta sıkıştıysanız ayrılın… Hocaya gidiyorsunuz Allahtan korkun, ben dua edeyim. Şöyle olur… Olmuyor! Olmuyor!... İş bir noktada tıkandı kaldı. Meseleyi iyi analiz etmek zorundayız neden tıkanıyor? Çünkü dağlar(Egolar) birbirine tosluyor. Ego demirden bir dağ. Allah bizi topraktan yapmış ama biz katılaştırdıkça demire döndürmüşüz. Sertlik yere göre değişiyor. Kişinin en sert olduğu yer evidir. Bektaşi bundan dolayı diyor ki: Tevhidi evde tutturamadım. Karısına diyor ki; sende tevhit olmadı. Her şeye, herkese haktan geldi diyebiliyorum. Sen olduğun zaman bakamıyorum. Moralimi bozuyorsun, canımı sıkıyorsun. Bu konuyu sadece olumsuz manada almayalım olumlu manada da böyle. Sen bir iyilik yaptığında bu Allah’tan gelmiştir diyemiyorum. Halbuki esas olan ordadır. En gerçek neredeysen tevhit orada olur. Örnek vermek gerekirse bir adamın kedileri çok sevdiğini düşünelim. Kedisi için sürekli ağlıyor …  Bir adamın kedileri sevmesi onun merhametli olup olmadığı anlama gelmez ki. Şayet bir adam kendisiyle eşit şartlarda olan, ona diklenebilecek bir adamla ahlak imtihanını kazanırsa işte o zaman o adam ahlaklı olabilir. Ahlakın şartı o Kur’an-ı Kerim’de akabe süresinde anlatılan yokuş var ya o yokuş öteki adamın belidir. Onu geçebilirsen. Onu üzerine basmadan geçebilirsen. Orada merhametin, adaletin, cömertliğin, sabrın test edilebilirse… Bütün bunlar olduktan sonra Allah’a dönebilirse işte o zaman ahlaklı bir adamsın ya da değilsin. İslam Hz. Âdem ile Hz. Havva’yı gösterdi. Havva’da bu işi tutturabilirsen sen ahlaklısın. Değilsen öyle işte kedisini, köpeğini, çiçeğini çok seven adam misali olursun. Neden çiçeğini çok seviyor? Çünkü adam insanlara tahammül edemiyor. Kendisini otların arasına atıyor.

Adam kayınvalidenin gelini ya da Babanın işyerindeyse yerine geçen oğlu… Bu karşılaşmalar hayatın kaçınılmazı. Tevhit tam burada gerekiyor. Bu beden gibi düşüneceksin. Zayıflıktan güce, güçten zayıflığa düşüren Allah’a hamd olsun diyeceksin. İplerin başkasının elindeyken banma veren daha sonra benden alan Allah’a hamd olsun diyeceksin. Bunu diyebilirsen tevhit olur.

Konu nedir. Konu senin ya da ötekinin iyi ya da kötü olması değil. Konu dağın birbirine toslaması. Bunun çaresi yok. Ben iyi olan taraftayım diyorsan biz orayı geçtik. Yeni bir durum ortaya çıktı onu konuşacağız. İnsanlar haklılığı uzun konuşacak bir konu olarak algılarlar. “Ben burada haklıyım” Tamam anladık haklısın ama burada takılıp kaldık mevzu çözülmüyor. Ama o durumda haklıysa ikinci duruma geçebilmesi gerekiyor. İnsanın haklılıktan haksızlığa geçmesi saniyeliktir. Çünkü anladık orada haklıydın. Ama konuyu sürdürüyorsun, haklılıktan bir pozisyon elde etmek istiyorsun. Ne oldu şimdi sen de haksız oldun. Mitoloji diyor ki; ey insanlar-toplum (işinizde-eşinizle-arkadaşlarınızla) tosladığınız-kilitlenip işin içinden çıkamadığınız zaman. Vallahi tek çare var. Birileri gelecek dağı yakacak. Bunun tek çaresi var oda dağın yanması ve bir delik açılıp içinden geçilmesi gerekiyor. Dağın ateş tarafından yakılması ne demektir? Kur’an-ı Kerim’de, mitolojide vs.  Ateş bilgi demektir. Bunun için bir bilgelik gerekiyor. Ama bu bilgelik nereden geldi. Greek (Yunan) mitolojisinden Prometheus bunu tanrılardan çalmıştır. Tanrılardan geldi yani senden benden çıkmadı. Ne demek istiyoruz? Tosladığımız zaman bu bilgi ikimizden gelmeyecek. İkimizin bilgisi bu sorunu çözemez bilgi dışarıdan gelmesi gerekiyor. Nereden gelecek komşudan mı? Hayır, yukarıdan gelecek. Nübüvvet kelimesini daha önce anlatmıştık. “Nebe” kelimesinin anlamı yüksek demektir. Yüksekten haber getirmek demektir. Bizim davamızın yükseğinden. Yani o nübüvvetin içerisinden ne senin ne de benim egom yok. Yukardan gelen ikimize hakem olacak, ne diyecek dağın yanması gerekiyor. Nasıl yakacağız? Herkes biraz yanacak bu işten ancak biraz yanarak çıkabilirsiniz. Yanmayan olmayacak. Nazım hikmetin dediği gibi: sen yanmasan biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…

Geçmiş bizim için sadece ibret olmalıdır. Oradan ibreti alıp hemen oradan kaçmamız gerekiyor. Çünkü geçmiş yoktur! Ah geçmiş günler deyip duruyoruz.  Ya da geçmişte bana böyle yaptı diyoruz. Sürekli hayallerde yaşıyoruz. (Geçmiş bir hayalden ibaret olduğunu sürekli unutuyoruz). Ya da Gelecek ile ilgili konuşmalarda buluyoruz kendimizi. Sürekli anı kaçırıyoruz. Tıpkı çölde serap gören adamın haline benziyor halimiz oradan oraya koşuyoruz ama ortada hiçbir şey yok.

Gökten gelen bilgi sana yakman gerektiğini söylüyor. Bu dağ yanacak başka çare yok. Bu dağ yanacak demek haklılık cümlesinin yanması gerektiği anlamına geliyor. Ben haklıyım demekle bu iş çözülmez. Karı kocanın egoları çattı diyelim…  Ben haklıyım diyor biz oranın geçtiğini söylüyoruz. İstersen ilaç yazalım sen uyu, derin uyu… Neticede o uyuşukluk geçtikten sonra sinirlenip gene aynı yere döneceksin. Din diyor ki: ikinizin dağları yanacak biraz boşluk oluşturup arasından geçeceksiniz. Böylece o sürtünme ortadan kalkacak. Bunu yapabiliyorsan bu büyük bir bilgeliktir. Ergenekon aslında bunu anlatır. Bir toplum millet olabilmesi için, toplumsal olarak benlik dağını yakması gerekiyor. Bir toplumun üst değeri merhamet, doğruluk, adalet değilse…  Burada toslamalar bitmez. Aile içinde, çarşıda, vs. bu şekilde dağın yanması gerekiyor. Dağı yakarak gelen adam üç kuruş için adamı kazıklamaz ki. Sen kimsin dağı yakmış bir kişisin. 

 

Ekrem HOCA

Mehmeht Aki Ersoy Kültür Merkezi  Pendik

11 Mayıs Perşembe

Sohbeti yazıya döken

Mehmetsirin

 

 

Son Düzenlenme Pazartesi, 12 Haziran 2017 20:20
Bu kategorideki diğerleri: « Bilgi ve Amel

NE İZLESEM

 
 

NE OKUSAM