Dinin Direği Namaz

Yazan Ahmed HULUSİ Write on Salı, 28 May 2013 Kategori Tasavvuf Okunma 287 defa
Öğeyi Oyla
(0 oy)

 "Namaz dinin direğidir" buyuruyor.

Dinin direği ne demektir?..

O zamanlarda, insanların çok az bir kısmı kerpiçten yapılan evde yaşarken, büyük bir kısmı çadırda yaşıyordu... Çadırın meşhur orta direği vardır. O çadırı ayakta tutan ana direk gibi; dinin direği de namazdır!

Kişi, "Mi’râc olan namaz" gerçekleşmediği sürece, bir önceki basamakta yapmış olduğu "kelime-i tevhid" tasdikinin gereğini hissedip, yaşayamaz! Bilgide kalır!

İlm-el yakîn, "kelime-i şehâdet"in sırrının kavranmasıdır!

Bunun Ayn-el yakîni "namaz"ın mi’râc oluşudur!

Hakk-el yakîni "oruç"tur.

Buraya kadarı FenâFillah’tır…

Bunlar bugüne kadar pek bahsedilmemiş şeyler olduğundan, belki de nasıl oluyor diyerek yadırgayacaksınız, şaşıracaksınız; hatta belki de reddeceksiniz…

Ama sakın ola ki inkâr etmeyin; nefsinize zulmetmeyin!

"İlm-el yakîn"de; kişi ilmî idrak ile "Allâh"ın tekliğini, Hz. Muhammed’in Allâh Rasûlü oluşunu ve kulluğunu idrak ederek şehâdet eder.

Bu şehâdetin neticesinde, aldığı ilme göre namazı ikame ederse (namaz kılarsa değil!), o namazı ikame edişi ile kendisinde mi’râc başlar...

O yaptığı "urûc" ile oluşan "Mi’râc" sonucunda da "Allâh"a vâsıl olur!..

Bunun da neticesinde kendi varlığı ortadan kalkar; varlığında TEK mevcud olan Hak'tan gayrı olmaz!

Bu hâlde varlığı Hakk’ın varlığı olunca; Kendi varlığındaki ilâhî vasıflarla tahakkuk eder.

Bu gerçekleştiğinde, "oruç"lu olup zâhir olduğu kapasite çapında aç kalır, susuz kalır; açlığa ve susuzluğa tahammül gösterir; "Samediyyet tecellisi olur" böylece de "Hakk-el yakîn" hâli kendisinde zuhur eder.

*  *  *

Evet, önce "NAMAZ" üzerinde duralım...

"Kulun Allâh'a en yakîn olduğu hâl ve zaman secde hâlidir."

buyurulur...

Bir de namazın "ikame" edilmesinden söz edilir.

Namazın "kılınması" ayrıdır, namazın "ikame" edilmesi ayrıdır, "daimî namazda" olanlar ayrıdır.

"Zâhir ehli", yani olayın tefekkürüne girmeyenler topluluğu diye bahsedilen "avam" için, "namaz kılınır".

Namaz kılınması demek, belli hareketler arasında, belli zikirlerin yapılmasıyla, bu zikirlerden ve dualardan hâsıl olan enerjinin beyin tarafından ruha yüklenmesidir...

Bu çalışmada, ruhun pozitif enerjisinin kuvvetlenerek, kişinin Dünya’nın ve daha sonraki devrede de cehennemin çekim alanından kendisini kurtarabilmesi hedeflenmiştir.

"Namaz"dan söz ederken önce şu tespiti yapalım...

Kur’ân-ı Kerîm’de "beş vakit namaz" kesinlikle mevcuttur ve Hazreti Rasûlullah (aleyhisselâm) da bu konu kendisine açıldıktan sonra, dünyasını değişene kadar bu ibadete, günde beş defa olarak devam etmiştir!

"NAMAZLARA VE ORTA NAMAZA DEVAM EDİN..." (Bakara:238)

Namazı beş vaktin altına düşürmeye kalkmak; ya da beş vakit namazı inkâr etmek tek kelime ile "ahmaklık"tır!

Ancak, vaktinde kılamadığınız bir namazı, daha sonraki namazın öncesinde edâ etmek de imkân dışı olmamalıdır!

Müslümanların kılmak zorunda oldukları beş vakit namazın vakitleri ve rekâtları şöyledir:

Öğle namazı 4 rekât;

İkindi namazı 4 rekât;

Akşam namazı 3 rekât;

Yatsı namazı 4 rekât.

*  *  *

A- "Farz" namazlar...

B- "Nafile" namazlar...

"NAFİLE", yani Türkçe mânâsıyla "YARARLI" namazları araştırmacılar kendi aralarında çeşitli şekillerde değerlendirmeye tâbi tutmuşlardır... "Vâcip, sünnet, müstehap, mendup" vs. gibi tâbirlerle...

İsteyenler, bu "farz" namazların öncesinde ya da sonrasında, vaktin elvermesine ve içinde bulundukları hâle göre, diledikleri kadar bu namazlardan kılabilirler!.. Ancak bunlar "farz" değildir!

Bugün camilerimizde kılınan namazların Rasûlullah (aleyhisselâm) devrinde kılınan namazlarla tek benzerliği, farzların imamla kılınmasıdır!

Şayet bir kişi öğle vakti dört-beş dakikasını ayırıp bulunduğu yerde veya camide imama uyarak dört rekâtlık öğle namazını kılıyorsa, bu kişi üzerine "farz" olanı yerine getirmiştir!

"Farz" namazın önce ve sonrasındaki "nafile" namazların, "sünnet" adı altında âdeta "farzlaştırılarak"; müezzin yönetiminde tesbihler ve dualarla birlikte dinsel bir tören havasına sokulması tamamıyla sonradan düzenlemedir!

Hele hele, para karşılığı okunan, "mevlid" adı verilen törenler tamamıyla sonradan icad olup, ibadetle hiç ilgisi yoktur!..

İslâm Dini’nde "mevlid" diye bir ibadet mevcut değildir!

"Mevlid", Hz. Rasûlullah Efendimiz (aleyhisselâm)’ın âhirete intikâlinden yüzlerce yıl sonra, O’nu övme amacıyla yazılmış bir şiir olup; bu şiirin gazel havasında okunmasının da ibadet olması, elbette ve kesinlikle söz konusu değildir!

Hz. Rasûlullah, ancak "Âlemlerin Rabbi olan ALLÂH" tarafından övülebilirdi ki; bu da Kur’ân-ı Kerîm’de gerçekleşmiştir:

"ÂLEMLERE RAHMET OLARAK SENİ İRSÂL EYLEDİK." (Enbiya:107)

hükmü, O’nun yüce şanını gösterir!..

Bizim gibi sınırlı anlayışlı insanların, O yüce Zâtı övmeye kalkışı ise, O’nun yüce şanına ancak kısıtlama getirir!

Ayrıca Rasûlullah bizden, kendisini övmemizi değil; getirdiklerini anlayarak çevremize olabildiğince verici olmamızı istiyor ve bekliyor!.. O’nun ulvî şahsiyetini, kendimize geçim kaynağı yapmamızı değil!

Ayrıca kesinlikle bilelim ki, para karşılığı yapılan hiçbir çalışmanın "İslâm Dini"nde yeri yoktur!

Parayla, ne "Kur’ân" okutturabilirsiniz; ne "hatim" indirtebilirsiniz; ne de ölmüş kişilerin "namaz" veya "oruç" borçlarını ödetebilirsiniz!..

Kesinlikle bilelim ki, Kur’ân ve Rasûlullah açıklamaları kökenli "İslâm Dini"nde belirtilen ibadetler arasında, ne "mevlid", ne de ölünün "namaz, oruç" borçlarını kapatmak için yapılan "ıskat ve devir" törenlerine yer vardır!..

Bunları yapıyorsanız, kesinlikle biliniz ki, sadece kendinizi tatmin ediyor; bu arada bazı kişilerin de bu bahaneyle geçimine yardım ediyorsunuz!..

Para ödendiği için yapılan; para alınmadığı takdirde de yapılmayacak olan, hiçbir fiilin İslâm Dini’nde kesinlikle yeri yoktur!..

Eğer, bu yanlışı yapıyor ve bilgisizliğimizin karşılığını biraz pahalı ödüyorsak; suçu karşımızdakinde değil, kendimizde arayalım; işin gerçeğini araştırmayıp, körü körüne, bilinçsizce etrafa uyduğumuz için!

Bu arada yanlış anlaşılmasın!.. Biz, "farz"lar öncesinde ya da sonrasında "nafile" namaz kılınmasına karşı değiliz!..

Dileyen dilediği kadar "nafile" namaz kılar ve bunun karşılığında da büyük ecir ve sevap alır!.. Ancak, bu "nafile" namazların, bugünkü uygulamalarla, zorunluymuşçasına, "farz"mışçasına takdiminin yanlış olduğunu vurguluyoruz!

"Nafile"nin bir türü olan "sünnet" namazını, "farz" namazıymış gibi göstermek, bu zannı vermek, büyük hata ve gaflettir!.. Belki iyi niyetledir; ama kesinlikle bilgisizlik ve düşüncesizliktir!

"KOLAYLAŞTIRIN, ZORLAŞTIRMAYIN; MÜJDELEYİN, NEFRET ETTİRMEYİN";

"DÖRT" ya da "ÜÇ" veya "İKİ" rekât için birkaç dakikayı ayıramayan insanın pek mazeret gösterme şansı yoktur!

Ancak, günümüz telâşesi içindeki insana, içine beş-on dakikalık "farz"ın da katıldığı yarım saat hatta kırkbeş dakikalık, şişirilmiş, ibadetler bütününü, "farz" diye göstermek ve kabul ettirmek oldukça güçtür!..

Ve bu, dini zorlaştırarak, insanları zorla İslâm Dini’nden uzaklaştırmaktır!

Hele, Cuma namazları!..

"CUMA namazları", günümüzde, tam bir camiden insan kaçırma uygulamasıdır!

Rasûlullah devrinde, bizâtihi Rasûlullah (aleyhisselâm) tarafından "İKİ" rekât olarak kılınan CUMA namazları, "YİRMİ" rekâta yükseltilmiştir!.. Hele buna bir de upuzun "buldum kaçırmayayım" zihniyetiyle düzenlenen ve "Din"in amacına hizmet vermeyen hutbeleri eklerseniz; insanları "CUMA" namazından kaçırtmak için daha güzel bir yol bulamazsınız!

Rasûlullah zamanında ezan okunduktan sonra hutbeye çıkılarak müslümanlara yeni gelen vahiyler duyurulur; ya da onlara çeşitli vahiylerle ilgili açıklamalar yapılır; sonra da kâmet getirilerek iki rekât cuma namazı kılınır ve dağılınırdı! Bu "iki rekatlık CUMA namazı" sonrasındaki bugünkü "zuhru âhir" dedikleri namazlar tamamıyla uydurma olup; Kur’ân ve Rasûlullah kaynaklı Dinde yeri yoktur!

"CUMA GÜNÜ HUTBEYİ KISA, NAMAZI UZUN TUTUN" şeklindeki Rasûlullah buyruğu günümüzde tam tersine döndürülmüştür...

Hutbeler, "Din"le alâkası olmayan konularda, upuzun kendini tatmin konuşmalarına dönüştürülmüş; namaz da iki-üç âyetle geçiştirilmeye başlanmıştır!.. Oysa gerçekte hutbenin, elden geldiğince kısa tutulması, namazında olabildiğince uzatılması; okunan âyetlerin de dikkatli seçilmesi gerekmektedir!

Ayrıca, namaz sırasında el bağlama şekillerinin, ya da otururken ayağını altına almanın veya yana çıkarmanın; zorunlu örtünme miktarı dışındaki kıyafet tarzlarının, namazın "KABUL OLMASIYLA" da hiçbir alâkası yoktur!.. Bu konuda getirilen tüm şartlar uydurmadır; sonradan kişilerin kendi dar anlayışlarına göre konulan yakıştırma kurallardır!

*  *  *

"Benim sünnetimden yüz çeviren..."

uyarısının işaret ettiği mânânın, o devrin örf ve âdetleriyle ilgili olan giyim-kuşam ya da oturup-kalkma usulleri ile hiçbir ilgisi olmayıp; tamamıyla RASÛLULLAH (aleyhisselâm)’ın bize öğrettiği "İNANÇ ESASLARI" ile alâkalıdır!

Çünkü daha önce de açıkladığım gibi; "Din ve dinsel değerler, "SÜNNET" denilen Allâh indîndeki zaman üstü gerçeklerle bağlantılı olup; "Din" de insanlara bu zaman üstü gerçeklerin kavratılması ve yaşamlarını bu izafî-göresel olmayan gerçekler doğrultusunda düzenlemeleri için gelmiştir!..

Yine bu konuda söylenen, "namazda aklına başka şeyler geliyorsa namazın kabul olmaz" fikri de kesinlikle uydurmadır!.. Elbette o sırada aklına başka şeyler gelebilir ve buna rağmen de namazın geçerlidir!..

Namazı "kılan" bir kişi velev ki, o âyetleri okurken veya tespih ederken aklı başka yerde olsa bile, bu okuduklarından meydana gelen enerji, beyin tarafından ruha yüklenir! O anda başka şeyler düşünse de!

Çünkü beyinde aynı anda pek çok devre çalışır. Her biri kendi devresinde, kendi varoluş gayesine ve sistemine göre görevini ifa eder.

Biz beynimizin faaliyetlerinin pek çoğundan bîhaberiz!

Ancak, haberdar olmamamız, bir şeyi değiştirmez ve biz, beynimizin yaptığı sayısız işlevden habersiz olsak da beyin bu görevlerini yapar...

"VAY HÂLİNE O NAMAZI EDÂ EDENLERİN Kİ, NAMAZIN ANLAMININ FARKINDA DEĞİLDİRLER." (Maun:4/5)

"ONLAR NAMAZDA HUŞÛ İÇİNDEDİRLER." (Mu’minun:2)

 "HUŞÛ" kesinlikle bilelim ki "KORKU" değildir!

"ALLÂH" azametini fark eden insanın, bu sonsuz yücelik yanında kendi "hiç"liğini fark etmesi ve bunun sonucunda da hissettikleridir "HUŞÛ"!..

Bu âyetlerin anlamlarını yeterince anlayamayanlar, "sen namazda dünyadan yeteri kadar arınamıyorsun, Allâh'a yönelmiyorsun, dolayısıyla namazın kabul değildir; gibi hükümler verirler...

Oysa bu yorum, bu anlayış tamamen yanlıştır! Çünkü namaz, birinci derecesinde söylediğim gibi bu kılınma şekliyle, senin ölüm ötesi cehennem azabından korunman için gerekli olan enerjiyi sağlayacaktır.

Kişiye dinde önerilen çalışmaların iki amacı vardır:

1- Ölüm ötesi yaşamda cehennem azabından korunması...

2- "ALLÂH"a dünyada yaşarken ermek!

Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.

İçinde huşû olmayan namaz, "Mi’râc" olmaz, ama huşû olmayan namaz kılınır ve kılınan namaz kişiyi çeşitli azaplardan korur.

İşin iç yüzünü bilmeyenlerin sözlerine kapılıp; "mâdem namazı tam hakkıyla kılamıyorum o hâlde hiç kılmayayım"; demek büyük gaflettir! Bilmeyenlerin sözlerine kapılıp, işin gerçeğinin kapsadığı büyük sırdan mahrum kalmaktır... Papaza kızıp oruç bozmaktır!

Baklava-börek yiyemiyorum o hâlde aç kalayım; diyerek önüne gelen kuru fasulyeyi geri çevirmeye benzer!

"Namazı kıl", ayrıca da "namazı ikame" nasıl olur diye de araştırmanı yap!

*  *  *

Evet, gelelim namazın "ikame"sine:

Namaza dururken ,

"ALLÂHU EKBER" deriz.

Başlangıç "tekbir"iyle birlikte, eller, avuç ayaları karşıya bakar şekilde yukarı kalkar; ama kolunu kaldırma işini başına veya omuzuna kadar kaldırmışsın veya ellerini kulağına değdirmişsin bu önemli değil!

Mühim olan, vücuda paralel bir biçimde ve avuç ayaları karşıya bakar bir şekilde ellerini başa doğru kaldırmandır... Bunun mânâsı;

"Allâh ile aramdaki tüm perdeleri kaldırdım, arkama attım" demektir.

"Tekbir" yani "Allâhu ekber" sözünden murad;

"O öylesine sınırsız, sonsuz ilim ve güç kuvvet sahibidir ki, O’nun dışında bir varlık yoktur" demektir.

Şimdi bunu düşünerek namaza girdiğimizi düşünelim... "Allâh"ın Tekliğini, yüceliğini; her varlıkta her zerrede var olanın "O" olduğunu müşahede ederek namaza durduk.

İşte "namazın ikamesi" başladı...

"Veccehtu vechiye lillezyi fâtaras semâvati vel ardı haniyfen ve ma ene minel müşrikiyn"

"İnnes salâtiy ve nusûkiy ve mahyaye ve mematiy lillahi rabbil âlemiyn; ve la şeriyke lehu ve umirtu; ve ene minel müslimiyn"

"Şuurumla bütün boyutların ve varlıkların Fâtır’ı olana herhangi bir tanrı kavramını kabul etmeksizin yöneldim… Şirk koşanlardan değilim."

"Şüphesiz ki benim namazım ve kulluğum, hayatım ve ölüm ötesi yaşantım Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a aittir! O’nun yanı sıra bir tanrı yoktur... Bunu idrak ve itirafla hükmolundum… Ben müslümanlardanım!"

Ondan sonra "Subhaneke ve bihamdike"yi okudun; her zerrenin "O"nu tespih ettiğini, "O"nun bütün eksik kavramlardan münezzeh olduğunu; her bir yaptığının mükemmellik olduğunu; her bir var ettiğinin ayrı bir mükemmeliyeti sergileme amacına dönük olduğunu idrak etmiş olarak dile getirdin.

"O"nun "hamd"ı ile "hamd" ederim; dedin... Yani, sadece "Allâh" kendi kendini idrak edip, değerlendirebilir; dedin...

Zira, "ALLÂH"ı "ALLÂH"ın dışında bir varlığın idrak etmesi mümkün değildir!

Övüp, yüceltmek ancak idrak etmekle mümkündür!.. Bizim "Allâh"ı değerlendirip, övmemiz, yüceltmemiz mümkün değildir…Ve hatta böyle bir şeye kalkışmamız "O"na bir nâkısiyet atfetmektir!

Gerçeğiyle, ancak ve sadece, "ALLÂH" kendi kendini anlayıp, bilir ve değerlendirir demektir "hamd"in mânâsı!..

Ondan sonra, EUZÜ BESMELEYİ çekip; yani seni tanrına tapınmaya yönelten ve de varsayımdan oluşan düşüncelere saptırıcı olan "CİN KÖKENLİ" ilham ve vesveselerden "ALLÂH"a sığındın...

"B"İSMİLLAH’İR RAHMAN’İR RAHÎM"...

"Varlığımı oluşturup ismi "Allâh" olan Rahman’dır... Rahîm’dir"… Ki O’nun namınadır eylemim!" dedin ve…

Bu arada "ALLÂH", dilinde okudu!..

Sen, "yok"luğunu fark ettin, böylece çıktın aradan, ortada kaldı sadece Yaradan ve "ALLÂH" sende bu mânâyı ifade etmeye başladı.

"FÂTİHA"nın açıklamasını "HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU" isimli kitabımızda elimizden geldiğince yaptık... Arzu edenler oradan okuyabilirler... Ondan sonra rükûya giderken de, "Allâhu ekber" diyorsun.

Belden yukarısı yere paralel, bele kadar dik bir biçimde...

Demin ki âyetleri okurken, kıyam hâlinde ayakta dik duruyordun... Varlıkta hükmünü icra eden "HAYY" ve "KAYYÛM" Hakk’ın kelâmı senden "kıyam"da açığa çıkıyordu!.. Varlıkta dimdik duran, her an geçerli sistem ve düzen olan "ALLÂH" hükmü senden açığa çıkıyordu... Bunun için dimdik ayakta idin...

Ondan sonra isimlerin özelliklerine dayanan bileşik yapın nedeniyle; terkipsel yapıların Rabb-ül âlemîn önünde boynu eğik olması sebebiyle; bu varlıkta ilâhî hükümlerin gereğinin senden çıkmasına işaret eden bir biçimde rükûya eğildin...

Belden aşağın dik, belden yukarın yere paralel; varlığın bir kısmı ile kulluğunu yerine getirmedesin, varlığının belden yukarısı yani, idrak yanıyla, şuur yanıyla bu evreni vareden mutlak varlık önünde eğilme durumundasın. Onun varlığını, tekliğini tasdik etme durumundasın...

Ayrıca...

Belden yukarısının eğik, yere paralel durması, "fıtrî kulluğu" ifade ediyor!

Belden yukarının yere paralel olması, senin, varlıkta hâkim olan mutlak varlığı idrak etmek suretiyle; "O"nun ilmi, kuvvet ve kudreti önünde eğik, teslim olmuş bir durumda olduğunu ifade ediyor... Bu idrakın sende var olduğunu gösteriyor.

Buna karşın yere dik bele kadar olan bölümünle de mutlak vücudun varlığıyla varlığının idamesine işaret etmektesin!..

Esmâ terkibi sonucu var olan vücudun varlığını oluşturan "hakkânîyet" yönünden bele kadar dik; isimlerin özelliklerinden meydana gelmesi sebebiyle de Rabb-ül âlemîne tâbi olması yönünden "O"nun önünde belden yukarısı bükülü!

"RÜKÛ"; Ulûhiyet önünde, Rubûbiyet hükümleriyle var olan varlığın sembolüdür!

Bu durumda tespih yapıyorsun.

"Subhane Rabbiyel azim"

"Azîm olan, azamet sahibi olan Rabbim Subhandır."

Her bir zerrede "O"nun hükmü yerine gelmektedir. Her bir zerre "O"nun varediş gayesine uygun davranışlar ortaya koymak suretiyle; kulluğunu ifa edip fıtrî tesbihini yapmaktadır!..

Ondan sonra:

"Semi Allâhu limen hamideh"...

"Semi Allâhu" ; "Allâh algılamadadır."

"Limen hamideh"; "Hamd edenin hamdını."

Yani, benim yaptığım her hareket ilâhî kudretin tasarrufu neticesinde meydana çıkmaktadır ki, "ALLÂH" fiilimin gerçek fâili olarak ne yaptığımı bilmektedir; çünkü ilminde takdir eden "O"dur; anlamı var orada.

Doğrulduktan sonra tam dik vaziyete geliyorsun! Tam doğrulmadan, dik vaziyette bir lahza durmadan secdeye gitmiyor, dimdik duruyorsun!

Dik dururken, "Rabbena lekel hamd" diyorsun veya daha uzun şekli ile;

"Rabbena lekel hamdu kemâ yenbagıy licelâli vechike ve liazıymi sultanik." diyorsun...

Ki, Hz.Rasûlullah (aleyhisselâm) çoklukla böyle söylerdi.

Daha tam anlamıyla dik durmadan, secdeye gitmek yok!

Bu tesbih de tam dik dururken söyleniyor! Hemen rükûdan kalkarken ve dik hâlde iken... Anlamı ise yaklaşık olarak şöyle:

"Kendi kemâlini, azametini, hikmetini; idrak, değerlendirebilme Rabbime mahsustur; ki onun kadrini ve kıymetini, sonsuzluğunu ve sınırsızlığını idrak etmek, ihata etmek mümkün değildir"!..

Ondan sonra "Allâhu ekber" deyip "secde"ye gidiyorsun...

"Secde hâli kulun ALLÂH’a en yakın olduğu hâldir" buyuruluyor...

"Secde" nedir ki "ALLÂH"a en yakın hâl oluyor?

 -"Secde"de kul ile Allâh arasında perde yoktur! deniyor…

Nerede deniyor?

"Secde" de!

Kimde? Secde edende!

Kıyamet günü, mahşer yerinde "Allâh'a secde edin" denecek...

Bir kısmı secde edecek, birçokları da secde etmek isteyecek fakat başaramayıp tahta gibi öne, ya da yana devrilecek! Beli dümdüz olup âdeta betonlaşacak! Bir türlü secdeye gidemeyecek!

Dünya’da, istemedikleri için secde etmeyenler var...

Secde etmek istedikleri hâlde, secde edemeyenler var!

Bir de şu anda namaz kılan, ama secde etmeyenler(!) var!

"Secde" etmek ne demektir?

 "Allâh"a secde etmek, O mutlak varlık yanı sıra, ne senin ne de bir başka varlığın, vücudunun "var" olmadığını idrak etmek, müşahede etmektir!

"Ben yokum, sadece ALLÂH var!"

demektir. Veya bir diğer anlamıyla;

 "Var olan yegâne varlık Vâhid-ül Ahad olan Allâh", demektir, "secde"nin mânâsı...

"Sadece bedenimle değil, şuurum, ruhum ve varlığımla sana secde ediyorum" demek için secdeye erdiğin anda, secde hâlindeyken, "var olan yegâne varlık, Vâhid-ül Ahad olan Allâh"tır! "O"nun dışında "biz" yokuz... diye düşünebilmek lazım.

"Biz" derken burada neye atıf yaptık?

"İyyake na'budu" ya!..

"Va'fuanna, vağfirlena, verhamna"

dersin; ve ayrıca istersen "vehdina"yı da ilâve edersin... Secdeden kalkıp oturduğun zaman!

Bunu söyledikten sonra, bu "secde"den hâsıl olan mânâyı fark etmeyi takdir ettiği için, şükür olarak ikinci defa secdeye gider; üç defa daha "Subhane rabbiyel âlâ" veya "SubhanAllâhi ve bihamdihi" dersin.

Böylece namazın o rekâtı, bu şükür secdesi ile tamamlanmış olur!

Kıyamın, yani ayakta Kur’ân okuma sürecinin ve rükûnun sonrasında "secde"nin iki olmasının sebebi, birinci secde ile rekâtı tamamladıktan sonra, bunu tamamlamayı ihsan eden "Allâh"a şükürdür.

Anlayabileceğimiz kadarıyla işte bu havâssın namazıdır.

*  *  *

Bu havâssın "ikame" ettiği namazın ötesinde, bir de "hass-ül havâss", "mukarreb" denen, "Allâh"a kurbiyet kazanmış, evliyanın ileri dereceli olanında yaşanan "daimî namaz" hâli söz konusudur.

1- "Kılınan" namaz...

2- "İkame" olunan namaz...

3- "Daimî" namaz...

"Daimî" namaz nedir?

Namaz, ana yapısı itibarıyla, "ikame" olunan namazdır, dedik.

"İkame" namaz sonucunda "secde" ile namazın kemâline ulaşırsan; bu "ikame" olunan namaz kişiye "urûc" sağlar ve "mi’râc" hâsıl olur!

"Mi’râc" kişinin "Kâ’bı kavseyn" veya "ev ednâ" makamında, "Allâh"ı müşahede etmesi!..

Ya da, daha açık ifadesiyle, kendi varsayım benliğinin, hiç varsayılmamışçasına ortadan kalkıp, "BÂKİ ALLÂH"tır hükmünce bütün Esmâ ve sıfatlarıyla BÂKİ olması hâlidir.

"Urûc"un neticesinde hâsıl olan "mi’râc" ile o kişi, İlâhî bakâ ile "BÂKİ" olur!.. Sen, onu kendin gibi sanırsın; ama o, "Allâh’la Bâkî" durumdadır!.. Ve bu hâl ile hayatını sürdürür.

Dışarıdan bakanlar, o "daimî namaz" ehlini kendileri gibi görürler; ama bilmezler ki O, varlıkta "Bâkî olan Allâh"tır!

İşte bu hâl, "ölmeden evvel ölerek", şuur boyutunda kişisel kıyâmetin kopup;

"Sümme ileyna turceûn", "ve dahi bize döneceksiniz"

âyetinin mânâsı ortaya çıkıp; basit tâbiriyle "kişinin Allâh'a rücu etmesi"dir.

Allâh'tan gelenin Allâh'a rücu etmesidir!..

İşte bu da "mukarreb"lerin "daimî namazı"!

Bunu başka nasıl anlatmak lâzım bilemiyorum! Ancak yaşayan bilir! Daha fazlasıyla anlatılması bizce mümkün değil!

İşte, İslâm’ın ikinci şartı olan namaz!

AHMED HULÛSİ
1993

Kaynak:  http://www.ahmedhulusi.org/yazi/dinin-diregi-namaz.htm#ixzz1sD3EhdNk

Son Düzenlenme Çarşamba, 05 Haziran 2013 04:31

Ne okusam

 
 

Tavsiye Zikirler

Ne izlesem